ÖNEMLİ YAZILAR

ŞEYH EDEBALİNİN DAMADI OSMAN BEY’E YAZDIĞI MEKTUP

Ey Oğul!..

Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül alma sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.

Ey Oğul!..

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.

Ey Oğul!..

İnsanlar vardır şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki, dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür.
Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın hâ kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın.
Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilerle, ehil kişilere danışarak tutasın. Danışırsan yol alırsın, danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul.


Oğul!

Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgarında savrulup gidersin.
Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun.
Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sır vardır. Sırlar ki, ebedî muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken Cennet’in kapılarını aralayasın oğul.
Öfken ve benliğin bir olup aklını yener!
Dâima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil. Her işin gereğini vaktinde yap.
Öfke ateş, öfke âfet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerekir.
Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz.


Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde, ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına tâlip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaradan’ın kullarına ihsânıdır.


Oğul, açık sözlü ol!.. Her sözü üstüne alma, gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.
Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asâletini dünyaya yeniden hâkim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul.
Ama altının değerini sarraf bilir; sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Câhilin karşısında altınlarını çamura atmayasın.
Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez. Sağırdır, kem sözü işitmez. Dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi hakikate ayarlıdır.


Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!
Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olanıdır. “Kişi ne kadar bahâdır olsa da, muhabbete tuş olur” diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dâir hedeflerin var oğul!..
Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tâcını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir.
İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı,
İyiliğe iyilik her kişinin kârı,
Kötülüğe iyilik, er kişinin kârı’ymış oğul.!


Ey Oğul!.. Üç kişiye acı: Cahillerin içindeki âlime… Zengin iken fakir düşene… Hatırlı iken itibarını kaybedene…
Unutma ki! Yüksekte yer tutanlar asagidakiler kadar emniyette degildir.
Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.


Ey Oğul!.. Zümrüt-ü Ankâ’nı iyi seç ki, Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.


Ey Oğul!.. Yolun uzun, işin çetin, yükün ağır.

Allah-û Teâlâ (cc) yardımcın olsun.

CAHİDE’NİN ELİ

ARİF NİHAT ASYA

«Bingöl’ün Hepsor köyünde geceleyin bir evden, sussun diye dışarıya attıkları beş ya­şındaki Cahide’yi almaya gidince bulamadı­lar. Sabaha kadar aradılar..Sabahleyin uzak­larda bir el bulundu.» G a z e t e l e r
Sokaklarında kurtlar gezen köy…Karanlıklarında neon ışıkları değil, kurt gözleri parlayan gece ve kurtlar sofrasında tadımlık bir çocuk: beş yaşındaki Cahide… Böyle bir sofradan artakalan minimini bir el; Cahide’nin eli.Nerdeyiz: yaban ormanlarında mı. «burda insan eti koku­yor» sesiyle ürperdiğimiz dev masallarında mı. Roma sirklerin­de mi? Ağlamak kâr etmez: dövünmek, yolunmak kâr etmez. Yazık ki şu memlekette kurtlara can vergisi verilmeden yaşanmayan yerler var! Bu sefer kura Cahide’ye düştüyse kabahat kimin? Adı “Cahide» diye Ayşe’nin, Fatma’nın, Zeyneb’inkinden ayrı bir kaderi olacak değil ya… Yakınlarda yola çıkan biz, ancak, yarı yoldayız. Erken çık­saydık ve ayağımıza çelme takılmasaydı birkaç adım daha iler­leyebilecektik. Hepsor’a vaktinde varsak bu böyle olmazdı… Gelmemizi beklemeliydin Cahide!Seni canavarların ağzına uzatanlar, sensizliğin ne demek olduğunu henüz bilmiyorlardı… Bunu şimdi anladılar, Cahide… Sen de şu dünyada izinle ağlanıp emirle susulduğunu bil­miyordun! Eldivenini unutur gibi elini unutmuşsun, sakladık… Gel, al da öyle git Cahide!… Ama lüzumu kalmadıktan sonra eli ne yapacaksın!Yalnız kuzuların değil, kızların da kurtlar için büyütüldüğü köylerimiz var… İftihar edebiliriz. Eskiler Nil’e kurban atarlarmış.. biz yirminci asırda kurtla­ra kurban atıyoruz… Giden sen değilsin; gönderen biziz Cahi­de!
 Beş baharın birikmiş tadı, kokusu, tazeliğiydin ve kurtlar için değildin… Ama kurtlara gittin. Gördüğümüz allar, duvağı­nın alı değil. Cahide!
 Kim bilir, ne derdin vardı… belki bir damlacık ilâç, bir gü­ler yüz. küçücük bir oyuncak, tatlı bir masal seni susturmaya yeterdi. Bunları getiremediğim için senden utanıyorum Cahide!
Seni kurtlar değil, bilgisizlik, görgüsüzlük yedi, ona yana­rım!
 Naraların, yaygaraların, tehditlerin iniltilerle feryatları, şi­kâyetlerle çığlıkları boğduğu bir dünyanın çocuğusun. Senin ağlaman mı bize çok geldi?
 Gürültüler içinde ağlayanlar korosuna katılmış bir çocuk sesinin, kimse farkında olmazdı, eksildiğinin, farkında olmadı­ğı gibi!
Gittin ve elini gecelerimizin kâbusu olsun diye bıraktın, bize bu ceza azdır Cahide!   Şunun şurasında nelere tahammül ettik de bir çocuk ağ­lamasına tahammül edemedik… Seni sokağa atan baban değildir, biziz, Cahide… Sana kurtlar kıymadı, biz kıydık yavrum!Ne manalı tesadüftür: acı haberinin memlekete yayılması. Milli Eğitim  Şûrası’nın nutuklarla açıldığı güne rastladı.  Boşlukta veda işareti halinde sallanan elini ya gördüler, ya görmediler, görenler kim bilir ne sandı!
 Vaktiyle bu elin de bir sahibi vardı ve adı Cahide’ydi.. mu­hitini bulursa büyüyecek, okuyacak, gelişecekti… Anasının Cahide’siyken yavuklusunun Cahide’si olacaktı.
«Cahidem!» diye seslenildiğini duyduğu zaman, dudaklarında gönlü cevap vere­cekti. Evet, büyüyecektin, serpilecektin, taranıp süslenecek, gi­yinip kuşanacaktın. Telin olacaktı, duvağın olacaktı, saadetin olacaktı. Bilgiyi, görgüyü senin evine kadar götüremedim kızım. Bilgisizlikten, karanlıktan, kurttan korktum, köyüne «Mahru­miyet Bölgesi» diye ad taktım, gitmeye nazlandım, gitmemek için bahaneler buldum, senden kaçtım… Beni affet Cahide! Gönderenler de, benim kaderimi seninkiyle birleştirirler­ken kendi kaderlerini bizden ayırıyorlardı.
 Sen tek örnek değilsin.
 Ağlamanın cezası kurtlara atılmak olan bir memlekette öğretmenliğimden utanç duyup ellerimi yüzüme kapadım. Bana istersen, kurt gözlerinden, kin olup bak… Fakat böyle bedbaht çocukların bakışıyla acı acı, acıklı acıklı bakma Cahide! Eskiler, keyifleri için, esirleri, köleleri, suçluları günlerce aç bırakılmış yırtıcıların önüne atarlar, seyrine bakarlardı. Ardında saadetinden utanç duyanlar bıraktın. Körpeliğinin, yumuşaklığının, sıcaklığının tadını hayatının en güzel akşamlarına saklayacaktın… Kurtlar yağmaladı.Kurtların kazancı bir kahvaltılık çocuk, bizim kaybımız?… Onu sorma! Seni sussun diye kapıya attık ve dediğimiz oldu! İşte sus­tun… Biz de seni kurtlara atıp akıbetinin seyircisi kaldık, onlar­dan ne farkımız var Cahide?.. Suçun doğmuş olmaktı. Arkandaki beş baharı derleyip toplayıp götürdüm, bize bir el kaldı… Köyünde sahibini ilelebet arayacak bu el, şahadet parmağıyla bir yeri mi, bir şeyi mi. bir kimseyi mi gösteriyor? Yoksa gösterdiği ben miyim? Masalların Kesikbaş’ı yerine Cahide’nin kesik eli!… Senin minimini elinden yediğim tokadın acısını yüzümde kıyamete kadar duyacağım. Bu küçücük eli koynumda ısıtır, öpe koklaya sana yalvarı­rım: babanı affet, suç onun değil… Bingöl’ün Hepsor köyünde bir babayla bir ana birbirlerinin yüzüne bakamayarak ağlaşırken buralarda elin bizim rüyaları­mıza girecek, gelip ihmalimizin boğazına sarılacak korkusuyla Susuzuz.
 Şayet bizden merhamet, şefkat, alâka bekliyorsan avucun daha çok zaman açık kalacak Cahide. Güneşin girmediği yere hastalık girermiş… Bu da bir şey mi? Medeniyetin girmediği yere kurtlar giriyorDuvarların arkasına kapansam da, kulaklarımı tıkasam da. Ömrümce, katıla katıla ağlayan bir çocuk sesi duyacağım.
 Perdelerimi indirsem de, gözlerimi yumsam da kâh kurtla­rın ağzında bir çocuk, kâh bileğinden kanlar sızan sahipsiz bir el göreceğim Cahide.
 Dertlerini bilemedim… seni ısıtamadım… acını dindiremedim, kurtlara gittin, kurtların ağzından alamadım.
 Çocukları dertlerin ağlattığı, kurtların susturduğu bir yer­de biz Cahide’yle değil, pedagoji nazariyeleri yapmakla, peda­goji kitapları yazmakla meşgulüz… Elin bizi tebrik etsin! Elini varlığından bir parça olarak armağan bıraktın… Bize o da çok Cahide… sana da, hediyene de lâyık değiliz yavrum. Ağladığımıza bakma ki biz böyleyiz: bir yandan kurt olur, Cahide’yi kaparız, bir yandan Cahide oluruz, kurtlar yer bizi…
11 Şubat 1962Not: Üniversitede görevliyken öğrencilerime mutlaka okuttuğum birkaç edebî metin vardı ki biri de buydu. Bence her Türk aydınının üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken bir yazı

ESKİ BİR TAPINAK YAZITI

3-   ESKİ BİR TAPINAK YAZITI

“Gürültü-patırtının ortasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır.

Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle seveceksin ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayaller başlatmış olacaksın.

Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğin- den daha fazla değildir.

Aşka burun kırma sakın; o çöl ortasında yeni yeşil bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.

Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.

Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme.

Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.

Hatırlar mısın doğduğun zamanları: Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, sevecen, erdemli ol. Önünde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır.

(Xsentus İ.Ö. 9. yy)

Sakarya Türküsü

Necip Fazıl Kısakürek

İnsan bu, su misaIi, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşIardan, hep basamak basamak;
Benimse aIın yazım, yokuşIarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıIdız, insan ve fikir;
OIukIar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetIenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buIuta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
ÇatIıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vuruImaz perçin?
Rabbim isterse, suIar bükIüm bükIüm buruIur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vuruIur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başIı kartaIı nasıI taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamaI.
HamaIIık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de maI,
YaInız acı bir Iokma, zehirIe pişmiş aştan;
Ve ayrıIık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
KehkeşanIara kaçmış eski güneşIeri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çiI çiI kubbeIer serpen ordu?
Nerede kardeşIerin, cömert NiI, yeşiI Tuna;
Giden şanIı akıncı, ne gün döner yurduna?
MermerIerin nabzında hâIâ çarpar mı tekbir?
BuIur mu deIi rüzgâr o sedayı: AIIah bir!
Bütün bunIar sendedir, bu girift biImeceIer;
Sakarya, kandiIIere katran döktü geceIer.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damIa kan, ırmak üç beş damIa su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
GeIdi öIümIü yaIan, gitti öIümsüz gerçek;
Siz, hayat süren IeşIer, sizi kim diriItecek?
Kafdağını assaIar, beIki çeker de bir kıI!
Bu ifritten suaIin, kıIını çekmez akıI!
Sakarya, sâf çocuğu, mâsum AnadoIunun,
Divanesi ikimiz kaIdık AIIah yoIunun!
Sen ve ben, gözyaşiyIe ısIanmış hamurdanız;
Rengimize baksınIar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
AIdırma, böyIe geImiş, bu dünya böyIe gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıI, ben gideyim, Son Peygamber KıIavuz!

YoI onun, varIık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kaIk, Sakarya!


Necip Fazıl Kısakürek -Kendi sesinden